Soğuk Savaş döneminde, genç bir adam Profesör Henry "Indiana" Jones Jr.'a yaşlı ve akli dengesini yitirmiş meslektaşı Profesör Harold Oxley'den şifreli bir mesaj getirdiğinde, Sovyet ajanları Jones'u takibe alır. Zeki Irina Spalko önderliğindeki Sovyetler; Jones'u ve Mutt Williams adındaki bu genç adamı Peru'ya kadar izler. Oxley'nin şifresi sayesinde, tek bir kuvars parçasından yapılmış efsanevi bir kafatası bulurlar. Jones kafatasını ait olduğu yere ulaştırabilirse her şey yoluna girecektir; ancak Irina onu kaynağına götürürse Batı'yı tehlikeye atabilecek güçler elde edecektir. Yaşlanmakta olan profesör ve genç delikanlı; ormanın, Rusların ve doğaüstü güçlerin tehlikeleriyle yüzleşmek için Jones'un geçmişinden gelen bir kadın olan Marion Ravenwood ile güçlerini birleştirir.
Steven Spielberg’in yönetmen koltuğunda oturduğu ve George Lucas’ın hikâyesinden beyaz perdeye aktarılan 2008 yapımı Indiana Jones ve Kristal Kafatası Krallığı (Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull), efsanevi seriyi 19 yıl aradan sonra yeniden izleyiciyle buluştururken hikâyeyi 1950’lerin Soğuk Savaş atmosferine taşıyor. 1957 yılında geçen yapımda Arkeolog Indiana Jones; Sovyet ajanı Irina Spalko (Cate Blanchett) önderliğindeki güçlerin, telepatik güçlere sahip gizemli kristal kafataslarını ve kayıp şehir Akator’u ele geçirme planını engellemek için amansız bir mücadeleye girişiyor. Harrison Ford’un yıllar sonra ikonik şapkasını ve kamçısını yeniden kuşandığı filme; ilk filmden tanıdığımız Marion Ravenwood rolüyle Karen Allen ve genç asi Mutt Williams rolüyle Shia LaBeouf eşlik ediyor.
Film, serinin klasik üçlemesinde hâkim olan 1930’ların fantastik macera anlayışından uzaklaşarak 1950’lerin B-tipi bilim kurgu ögelerine ve dönemin uzay çağı takıntısına odaklanıyor. Nükleer patlama sahnesi veya yoğun bilgisayar destekli görsel efekt (CGI) kullanımı gibi tartışmalı tercihler nostaljik dokuyu zaman zaman zedelese de; üniversite kampüsündeki hareketli motosiklet takibi ve eğlenceli aksiyon sahneleri Spielberg’in reji zekâsını sergilemeye devam ediyor. Harrison Ford’un karakterine getirdiği olgun karizma ve serinin geçmişine yapılan sempatik göndermeler filmi sürükleyici kılarken, senaryonun kimi noktalarında yaşanan derinlik kaybı eserin ilk üçlemenin büyülü seviyesine ulaşmasını engelliyor. Tüm bunlara rağmen yapım, sinema tarihinin en önemli kahramanlarından birinin macerasını farklı bir dönem ruhuyla deneyimlemek isteyenler için seyir zevki yüksek bir seyirlik sunuyor.