Truva'nın yıkılışının ardından, İthaka'nın zeki ancak vicdan azabı çeken komutanı Odisseus (Matt Damon), eşi Penelope (Anne Hathaway) ve oğlu Telemakhos (Tom Holland) ile yeniden bir araya gelmek üzere Akdeniz'i aşacağı yolculuğuna başlar. Savaşın ardından yaşanan kaos hüküm sürerken, filosu devasa canavarlar ve hilekar tanrılarla dolu yorucu ve sürreal bir maceranın içine sürüklenir. Zamanı ve hafızayı esneten Christopher Nolan imzalı bu epik yapıt, travma sonrası stres bozukluğunun psikolojik yükünü ve bir askerin evine gerçekten dönebilmek için verdiği çaresiz mücadeleyi gözler önüne seriyor.
Christopher Nolan’ın Homeros’un ölümsüz destanından beyazperdeye uyarladığı "The Odyssey" (Odysseia), sinema tarihinin en iddialı ve büyüleyici yapıtlarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Yönetmen, klasik mitolojik anlatıyı yalnızca bir kahramanlık hikâyesi olarak ele almakla kalmayıp insan zihninin, zamanın ve vicdanın labirentlerinde seyreden derin bir varoluşsal yolculuğa dönüştürüyor. Truva Savaşı’nın ardından evine, İthaka’ya dönmeye çalışan Odysseus’un (Matt Damon) amansız mücadelesi, Nolan’ın kronolojik sırayı kıran doğrusal olmayan kurgu üslûbu sayesinde geçmiş ile geleceğin iç içe geçtiği zihnî bir hesaplaşmaya dönüşmektedir.
Filmin görsel ve teknik nitelikleri, sinematografik açıdan tek kelimeyle hayranlık uyandırıcıdır. Tamamı 70 mm IMAX kameralarıyla çekilen yapım, dijital efektlerin kolaycılığına kaçmak yerine pratik efektlerin dokunsal gücünü tercih etmektedir. Ege’nin ve Akdeniz’in amansız dalgaları, Poseidon’un gazabı ve mitolojik yaratıklar, izleyiciyi perdedeki gerçekliğin tam ortasına çekmektedir. Matt Damon, yılların getirdiği fiziksel ve ruhsal yıpranmışlığı her bir mimik ve bakışıyla yansıtırken; Penelope rolünde Anne Hathaway ile Telemakhos rolündeki Tom Holland karakterlerinin derinliğini muazzam bir başarıyla beslemektedir. Zendaya’nın Athena tasviri ise ilâhî ile insanî olan arasındaki o ince çizgiyi sarsıcı bir zarafetle çizmektedir.
Nolan’ın uyarlamasındaki en dikkat çekici unsur, zaman kavramının tıpkı bir harita gibi serilip kahramanın travmalarıyla şekillenmesidir. Savaşın yıkımı, zaferin getirdiği kibir ve ev hasreti, görsel bir şölenden ziyâde insan ruhunun trajedisi olarak işlenmektedir. Ludwig Göransson’un bestelediği vurucu müzikler ile Jennifer Lame’in kusursuz kurgusu birleştiğinde ortaya sadece sinematik bir destan değil, aynı zamanda çağdaş bir şaheser çıkmaktadır.