FilmRobotu
EN
FilmRobotu

FilmRobotu

Yönetici

Katılım: ...

4 Favori
270 İzlenen
270 İnceleme

💬 Yorumları ve İncelemeleri

Amelie
Amelie...
9/10

Jean-Pierre Jeunet’nin yönetmen koltuğunda oturduğu Amélie, izleyicisini Paris’in büyüleyici sokaklarında naif ve renkli bir yolculuğa çıkarıyor. Audrey Tautou’nun eşsiz performansıyla hayat verdiği Amélie Poulain karakteri, kendi içine kapanık dünyasında yaşarken, başkalarının hayatlarına küçük ama anlamlı dokunuşlar yapmayı kendine görev edinen genç bir kadındır. Bu iyilik serüveni, onun yalnızlığını kırmasına ve aşka uzanan bir yola girmesine zemin hazırlar. Filmin en çarpıcı özelliklerinden biri, şüphesiz görsel dilidir. Yeşil, sarı ve kırmızı tonlarının hâkim olduğu masalsı sinematografi, Yann Tiersen’in unutulmaz müzikleriyle birleştiğinde ortaya tam anlamıyla bir sanat eseri çıkıyor. Sıradan insanların sıradan dertlerini ve küçük mutluluklarını, böylesine şiirsel bir üslupla beyaz perdeye aktarmak, filmin sinema tarihindeki özgün yerini sağlamlaştırıyor. Gündelik yaşamın içindeki kâğıt kesiği kadar ince hüzünleri, eski bir dükkân camından süzülen ışık gibi umutlu anlarla harmanlıyor. Amélie, sadece romantik bir komedi değil, aynı zamanda insan olmaya, iletişim kurmaya ve kendi kabuğundan çıkmaya dair derinlikli bir karakter incelemesidir. İzleyiciyi içine çeken bu sıcak hikâye, bittiğinde yüzde hafif bir tebessüm ve hayata karşı tatlı bir iyimserlik bırakıyor. Klasikleşmiş yapısı ve her karesinde hissedilen özenle, sinema tutkunlarının tekrar tekrar izlemekten keyif alacağı, arşivlik bir yapım.

Serinin beşinci ve şimdilik son halkası olan Zor Ölüm 5, maalesef serinin mirasına yakışmayan, hayal kırıklığı yaratan bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. John McClane karakterini Amerika sınırlarının dışına, Rusya'ya taşıyan film, kahramanımızın CIA ajanı olan oğlu Jack ile mecburi bir iş birliğine girmesini konu alıyor. Ancak, önceki filmlerdeki o zekice kurgulanmış "yanlış zamanda yanlış yerde" teması, burada yerini tamamen temelsiz tesadüflere ve ruhsuz bir aksiyon silsilesine bırakıyor. Filmin en büyük eksikliği, John McClane'in özünü kaybetmesi. O kanayan, yorulan ve fiziksel sınırları olan sıradan polis memuru gitmiş, yerine kurşun geçirmez, devasa patlamalardan yara almadan kurtulan inandırıcılıktan uzak bir süper kahraman gelmiş. Baba-oğul dinamiği kâğıt üzerinde ilginç dursa da Bruce Willis ve Jai Courtney arasındaki bariz kimyasızlık, bu ilişkiyi oldukça yüzeysel ve klişe bir hâle getiriyor. Seyirci, karakterlerle empati kurmakta zorlanırken hikâyenin ciddiyeti de büyük ölçüde zedeleniyor. Yönetmen John Moore'un aşırı hareketli kamera kullanımı ve bitmek bilmeyen, gürültülü ama bir o kadar da yorucu aksiyon sahneleri filmi kurtarmaya maalesef yetmiyor. İlk filmin o eşsiz zekâsından ve klostrofobik geriliminden eser taşımayan bu yapım, ne yazık ki efsanevi bir serinin sönük ve ruhsuz bir vedası olmaktan öteye geçemiyor.

Serinin dördüncü filmi, John McClane'i alışkın olduğu fiziksel tehditlerin çok ötesine, siber terörizmin soğuk ve hesaplı dünyasına fırlatıyor. Bu kez karşımızda tek bir binayı veya havalimanını değil, tüm ülkenin altyapısını çökerterek devasa bir kaosa neden olan bir teknoloji dehası var. Timothy Olyphant'ın canlandırdığı Thomas Gabriel karakteri, McClane'in kas gücüne karşı dijital dünyanın zekâsını temsil ediyor. Justin Long'un hayat verdiği Matt Farrell karakteri ise hikâyeye hem komedi unsuru katıyor hem de McClane'in teknolojik yetersizliğini dengeleyerek o klasik zıt karakterlerin mecburi ortaklığı dinamiğini başarıyla sürdürüyor. Film, aksiyon dozunu serinin önceki yapımlarına göre çok daha devasa bir ölçeğe taşıyor. Arabalarla helikopter düşürmek veya bir savaş uçağıyla otoban köprüsü üzerinde mücadele etmek gibi akılalmaz sahneler, McClane'in o yorgun ama pes etmeyen "sıradan polis" imajını âdeta yenilmez bir süper kahraman seviyesine çıkarıyor. Bu durum, ilk filmlerin o gerçekçi ve klostrofobik hayatta kalma mücadelesinden biraz uzaklaşılmasına neden olsa da, ortaya çıkan seyirlik modern aksiyon sineması adına son derece tatmin edici. Analog bir polisin, her şeyin ağlara bağlı olduğu dijital bir dünyada hayatta kalma çabası, filmin alt metnini de oldukça güçlendiriyor. Sonuç olarak Zor Ölüm 4, serinin köklerinden bir nebze kopsa da kendi ayakları üzerinde durmayı başaran, temposu bir an bile düşmeyen ve izleyiciyi ekrana kilitleyen son derece eğlenceli bir gişe filmi.

İlk filmin efsanevi yönetmeni John McTiernan'ın seriye geri dönüşüyle birlikte Zor Ölüm 3, seriyi kapalı ve klostrofobik mekânlardan çıkararak devasa New York şehrini âdeta bir oyun alanına çeviriyor. Serinin bu üçüncü halkası, izleyiciye nefes aldırmayan, son derece yüksek tempolu bir "Simon Der ki" oyunu sunuyor. Açığa alınmış, akşamdan kalma ve hayattan bezmiş bir John McClane profili, şehrin her köşesine yerleştirilmiş bombaları bulmak için zamana karşı yarışırken serinin alışıldık "yanlış zamanda yanlış yerde olan adam" temasını kusursuz bir şekilde devam ettiriyor. Filmin en büyük gücü, şüphesiz Bruce Willis ve Samuel L. Jackson arasındaki o muazzam kimyada yatıyor. İstemsizce olayların içine çekilen sıradan bir vatandaş olan Zeus Carver karakteri, McClane'in alaycı ve pervasız tavırlarına mükemmel bir denge getirerek izleyiciye unutulmaz bir kanka polis (buddy cop) dinamiği sunuyor. Öte yandan, ilk filmin ikonik kötüsü Hans Gruber'in kardeşi Simon rolüyle karşımıza çıkan Jeremy Irons; zeki, karizmatik ve bir o kadar da acımasız bir intikamcı olarak hikâyeye harika bir derinlik katıyor. Hikâyenin bu zekice kurgulanmış intikam sosu, New York'un kaotik sokaklarıyla birleşince ortaya tadından yenmez bir seyirlik çıkıyor. Kapsamlı patlama sahneleri, pratik efektlerin ustaca kullanımı ve zekâ dolu senaryosuyla Zor Ölüm 3, sadece kendi serisinin değil, doksanlı yılların aksiyon sinemasının da zirve noktalarından biridir. Karakterlerin zıtlıklarından doğan mizah, dur durak bilmeyen aksiyonla mükemmel bir şekilde harmanlanmıştır.

İlk filmin yakaladığı muazzam başarının ardından izleyiciyle buluşan Zor Ölüm 2, John McClane'in Noel arifesinde başını belaya sokma geleneğini başarıyla sürdüren bir yapım. Yönetmen koltuğunda Renny Harlin'in oturduğu bu devam filmi, ilk filmin klostrofobik gökdelen atmosferini bu kez Washington Dulles Havalimanı'nın geniş ama bir o kadar da kısıtlı ve izole dünyasına taşıyor. İlk hikâyedeki gibi yine eşini beklerken kendini devasa bir terörist komplosunun tam ortasında bulan McClane, bu kez sadece bir binadaki rehineleri değil, gökyüzünde yakıtı tükenmekte olan uçaklardaki binlerce masum insanı kurtarmak için âdeta zamanla yarışıyor. Devam filmlerinin o meşhur daha büyük ve daha gürültülü olma kuralına harfiyen uyan yapım, aksiyon dozunu ve patlamaları belirgin bir şekilde artırıyor. Ancak bu durum, ilk filmin o zekice kurgulanmış kedi fare oyununun yerini zaman zaman daha şematik bir aksiyon kurgusuna bırakmasına da sebep oluyor. Bruce Willis, her şeye rağmen yorgun, kanayan ve sürekli kendi kendine söylenen o ikonik sıradan polis memuru personasını yine mükemmel bir şekilde yansıtıyor. Senaryonun bazı noktalardaki mantık boşluklarına ve kötü adamların ilk filmdeki kadar derinlikli bir karakterizasyona sahip olmamasına rağmen, film aksiyon sinemasının altın çağı sayılan doksanlı yılların ruhunu çok iyi yansıtıyor. Kar fırtınasının yarattığı çaresizlik hissi, pratik görsel efektlerin inandırıcılığı ve bitmek bilmeyen temposuyla Zor Ölüm 2, türünün son derece başarılı bir örneği. Serinin hayranları için nostaljik ve tatmin edici bir seyir zevki sunmaya devam ediyor.