Roman Polanski’nin 2002 yapımı başyapıtı The Pianist (Piyanist), İkinci Dünya Savaşı’nın ve Holokost’un yıkıcılığını, klişeleşmiş kahramanlık anlatılarından uzak, alabildiğine çıplak ve sarsıcı bir dille ele alıyor. Polonyalı Yahudi piyanist Władysław Szpilman’ın gerçek anılarına dayanan film, Varşova’nın Nazi işgaliyle adım adım bir yıkım alanına dönüşmesini ve bir sanatçının hayatta kalma mücadelesini merkezine alıyor. Polanski, kendi çocukluğunda yaşadığı getto deneyimlerinin de verdiği kişisel dokunuşla, izleyiciyi ajitasyondan uzak, ancak derinden etkileyen nesnel bir trajedinin tam ortasına bırakıyor...
Filmin en güçlü yönlerinden biri, ana karakteri Szpilman’ı bir "aksiyon kahramanı" ya da direniş lideri olarak değil, sadece nefes almaya ve hayatta kalmaya çalışan sıradan bir insan olarak konumlandırmasıdır. Adrien Brody’nin olağanüstü, adeta sessiz çığlıklarla dolu oyunculuğu, karakterin fiziksel ve ruhsal çöküşünü muazzam bir başarıyla yansıtıyor. Varşova Gettosu’nun duvarları yükselirken ve Szpilman şehirdeki yıkıntılar arasında adeta bir hayalete dönüşürken, sinematografi izleyiciye yalnızlığın ve çaresizliğin en somut halini hissettiriyor. Film, insan doğasının en karanlık yüzünü gösterirken, aynı zamanda sanatın, müziğin ve nadir de olsa karşımıza çıkan insanlığın iyileştirici gücünü de gözler önüne seriyor; Szpilman’ın bir Alman subayının önünde, donmuş parmaklarıyla piyano çaldığı sahne, sinema tarihinin en unutulmaz kırılma anlarından biridir. The Pianist, sadece bir savaş filmi değil; hafızalardan silinmeyecek bir insanlık, direnç ve yalnızlık senfonisidir.