Profesyonel fotoğrafçı L.B. "Jeff" Jefferies, bir otomobil yarışında aksiyon dolu bir kare yakalarken bacağını kırar. New York'taki dairesine mahkûm olan Jeff, zamanını arka penceresinden komşularını gözlemleyerek geçirir. Çok geçmeden, avlunun karşı tarafındaki adamın karısını öldürmüş olabileceğinden şüphelenmeye başlar. Jeff, bu şüphenin peşine düşmek için yüksek sosyeteden moda danışmanı kız arkadaşı Lisa Fremont ve bakıcı hemşiresi Stella'nın yardımını alır.
Sinema tarihinin en müstesna yapıtlarından biri olan, Alfred Hitchcock yönetimindeki 1954 yapımı "Arka Pencere" (Rear Window), izleme eylemini ve insan psikolojisinin karanlık labirentlerini mercek altına alan eşsiz bir başyapıttır. Geçirdiği bir kaza sonucu bacağı kırılan ve New York'taki dairesinde tekerlekli sandalyeye mahkûm olan fotoğrafçı L. B. Jefferies'ın (James Stewart) hikâyesini konu alan film, mekân kısıtlamasını muazzam bir anlatı gücüne dönüştürür. Jefferies, vakit geçirmek amacıyla arka penceresinden komşularının özel hayatlarını dürbünü ve objektifiyle gözetlemeye başlar; bu masum görünen merak, kısa sürede bir cinayet şüphesiyle soluk kesici bir gerilime evrilir.
Hitchcock, filmin merkezine gözetlemecilik kavramını yerleştirerek seyirciyi doğrudan Jefferies ile suç ortağı hâline getirir. Karşı avludaki her bir pencere, aslında sinema perdesinin birer yansımasıdır. Komşuların birbirinden bağımsız yaşamları; yalnızlık, aşk, hayal kırıklığı ve evlilik gibi insani temaları farklı pencerelerde temâşa etmemize imkân tanır. Jefferies ile yüksek sosyeteye mensup zarafet timsali sevgilisi Lisa Fremont (Grace Kelly) arasındaki ilişki çatışması da bu pencerelerden süzülen öykülerle derinleşir. Lisa'nın Jefferies'ın takıntısına dâhil olmasıyla birlikte film, sadece pasif bir izleme deneyimi olmaktan çıkıp tehlikeli bir eyleme dönüşür.
Filmin teknik yapısı ve ses tasarımı, klasiğin ötesinde bir ustalığa işaret eder. Dışarıdan ekstra müzik kullanımı yerine, tamamen avludan yükselen doğal seslerin ve müziklerin kullanıldığı içsel (diyajetik) ses tasarımı, seyircideki klostrofobik hissi pekiştirir. Tek bir odanın penceresinden tüm dünyayı inşa eden Hitchcock, seyircinin algısını kısıtlı bir alana hapsederek gerilimi adım adım tırmandırır. "Arka Pencere", sadece bir cinayet gizemi değil, insanın merak duygusunu ve sinema sanatının özünü sorgulayan zamansız bir sanat eseridir.