2089 yılında arkeologlar, insanlığın kökeninin "Mühendisler" adı verilen güçlü bir uzaylı ırkına dayandığını gösteren bir yıldız haritası keşfeder. Zengin ve yaşlı Peter Weyland'ın liderliğindeki bir ekip, onları bulmak amacıyla uzak bir uyduya yolculuk eder. Ekip orada kadim bir yapı ve Mühendislerle karşılaşır; ancak bu temas kısa sürede ölümcül bir hâl alır. Mühendislerin aslında insanlığı yok etmeye çalıştığı ortaya çıkar ve ölümcül bir biyolojik silah serbest kalır. Hayatta kalmayı başaranlar, Mühendislerin gazabından kaçmak ve kendi kökenlerine dair korkunç gerçekle yüzleşmek zorundadır.
Ridley Scott’ın 2012 yapımı Prometheus filmi, Alien evreninin köklerine yönelirken felsefi derinliğiyle türün diğer örneklerinden ayrışan iddialı bir yapımdır. İnsanlığın varoluşsal kökenlerini araştırmak üzere uzayın en karanlık köşelerine yolculuk eden bir bilim ekibini odağına alan anlatı, doğrudan bir korku öyküsü olmanın ötesine geçerek yaratılış, kibir ve ölüm temalarını sorgular. Scott, insanoğlunun yaratıcısıyla yüzleşme arzusunu Yunan mitolojisindeki Prometeus efsanesiyle harmanlayarak görkemli bir kozmik tragedya inşa eder. Nefes kesen mekân tasarımları ve büyüleyici atmosfer, izleyiciyi ilk andan itibaren filmin gizemli dünyasına çeker.
Anlatının merkezinde yer alan "yaratıcı ile yaratılan" arasındaki çetrefilli ilişki, Michael Fassbender’ın canlandırdığı yapay zekâ David karakterinde mükemmel bir karşılık bulur. Fassbender’ın duygusuz bir merak ile insansı arzular arasında bocalayan kusursuz performansı, filmin şüphesiz en güçlü ayağıdır. Noomi Rapace’in hayat verdiği Dr. Elizabeth Shaw ise inanç ile bilim arasındaki gerilimde duran dirençli yapısıyla hikâyeye duygusal bir omurga kazandırır. Senaryonun zaman zaman karakter kararları açısından mantık boşlukları barındırmasına karşın Prometheus; cesur felsefi açılımları, unutulmaz beden korkusu sahneleri ve görsel mükemmeliyetçiliğiyle son derece değerli bir eserdir.